Atatürk Doğumu ve Ailesi

Posted By on 11 Mayıs 2012

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1881 yılında, Selanik’te Kocakasım Mahallesi, Islahhane Caddesi’ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Selanik yerlilerinden olan babası Ali Rıza Efendi, Söke’den Selanik’e gelmiş Türkmenlerden “Kırmızı Hafız” lakaplı Ahmet Efendinin oğludur. Annesi Zübeyde Hanım ise 1871 yılında Selanik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş, Hacı Sofi ailesinden Feyzullah Ağa’nın kızıdır.
Gümrük Muhafaza Teşkilatı’nda memurluk yaparken Zübeyde Hanımla evlenen Ali Rıza Efendi, 1877 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan önce de Selanik Asakir-i Milliye Taburunda da subaylık yapmıştır. Daha sonraları kereste ticareti yapan babası 1888 yılında öldüğünde Mus tafa yedi, kız kardeşi Makbule bir yaşında idi. Diğer kardeşleri Naciye, Ömer ve Fatma küçükken öldüler. Zübeyde Hanım oğlunun başarılarını gördükten sonra, tedavi görmek için gittiği İzmir’de 14 Ocak 1923 günü 66 yaşında hayata gözlerini yummuştur. Makbu le Hanım (Atadan) ise 1956 yılına kadar yaşamıştır.

Ali Rıza Efendi 1841 yılında Selanik’te doğdu. Söke’den Selanik’e yerleşmiş Türkmenlerden “Kırmızı Hafız” lakaplı Ahmet Efendinin oğludur. İlkokulu Abdi Hafız Mahalle Mektebinde okudu. Selanik’te Evkaf İdaresinde katiplik, sonrada Gümrük Muhafaza Teşkilatında memurluk yaptı. Memurluğu sırasında, Hacı Sofi ailesinden Feyzullah Ağa’nın kızı Zübeyde Hanımla evlendi.
1876 yılında da Selanik Asakir-i Milliye taburunda subay olarak görev alan Ali Rıza Efendi, daha sonra da kereste ticareti yapmaya başladı. Zübeyde Hanım’dan beş çocuğu oldu. Çocuklarından Naciye, Ömer ve Fatma fazla yaşamadı. Sadece Mustafa ve Makbule hayatlarına devam edebildi. Ali Rıza Efendi, 1888 yılında, tek oğlu Mustafa Kemal ilkokulda okuduğu sırada, rahatsızlandı ve öldü.

Zübeyde Hanım 1857 yılında Selanik’te doğdu. Orta Anadolu’dan göç ederek, Selanik’in batısında Arnavutluk sınırına yerleştirilen yörüklerden, Hacı Sofi ailesinden Feyzullah Ağanın kızıdır. Selanik’te Gümrük Muhafaza Teşkilatında memur olan Ali Rıza Efendi ile evliliğinden beş çocuk sahibi oldu. Fatma ve Ömer’i daha küçükken kaybetti. 1888 yılında Mustafa ilkokuldayken kocasını da kaybeden Zübeyde Hanım, zaman zaman çocukları ile birlikte kardeşi Hüseyin Ağa’nın çiftliğine giderdi. Bu sırada, Atatürk’ün ifadesiyle; iyi kalpli bir insan olan Ragıp Bey’le evlendi. Kızlarından Naciye de çok yaşamadı.
Balkan harbinden sonra, birçok Türk ailesi gibi, kızı Makbule ile birlikte Selanik’ten göç etti ve İstanbul’a gelerek Beşiktaş-Akaretler’de bir eve yerleşti. Milli Mücadele yıllarında Ankara’ya gelen Zübeyde Hanım, 1919′da ayrılmak zorunda kaldığı oğlunu, yıllar sonra Ankara’da Devlet Başkanı olarak gördü. 14 Ocak 1923′te tedavi amacıyla gittiği İzmir’de 66 yaşında vefat etti.

Mustafa Kemal Atatürk’ün kız kardeşi olan Makbule Atadan, 1887 yılında Selanik’te doğdu. Balkan Savaşlarından sonra, annesi Zübeyde Hanım’la birlikte Selanik’ten ayrılarak İstanbul’a yerleşti. Cumhuriyet’in ilanından sonra ağabeyinin isteği üzerine, annesiyle birlikte Ankara’ya geldi. Bir süre Atatürk’ün yanında kalan Makbule Atadan, daha sonra Çankaya Köşkü arazisi içinde kendisi için yaptırılan Çamlı Köşke yerleşti.
1930′da Atatürk’ün isteğiyle Fethi Okyar’ın kurduğu Serbest Cumhuriyet Fırkasına giren Makbule Hanım birkaç ay sonra parti kapatılınca siyasetten çekildi ve 1935′de milletvekili Mecdi Boysan ile evlendi. Makbule Atadan’ın ağabeyi Atatürk ile ilgili anıları “Büyük Kardeşim Atatürk (1952)” ve “Ağabeyim Mustafa Kemal (1952)” adlarıyla yayımlandı. 1956 yılında 69 yaşında öldü.

Aşık Veysel ŞATIROĞLU

Posted By on 11 Mayıs 2012

Aşıklık geleneğinin unutulmaya yüz tuttuğu bir zamanda ortaya çıkan ve 20. yüzyıl Türk Halk Şiirinin önde gelen siması olarak kendini kabul ettiren Aşık Veysel Şatıroğlu, 1894 yılında Sivas İli Şarkışla İlçesinin Sivrialan Köyünde Dünyaya gelmiştir. Babası Karaca Ahmet, Annesi Gülizar Hatundur. Yedi yaşına kadar akranları gibi sağlam ve gürbüz olan Veysel bu yaşta yakalandığı çiçek hastalığı sonucu sol gözünü kaybeder. Hastalıktan etkilenen sağ gözüne perde iner. Bu gözü ile nisbeten görebilirken, sağım esnasında annesini beklemekteyken ineğin vurması sonucu sağ gözünü de tamamen kaybeder.

Karanlık ve ızdırapla tanışan Veyseli düştüğü boşluktan kurtarmaya çalışan Baba Karaca Ahmet, oğlunu 10 yaşında bağlama ile tanıştırır. İlk dersini köylüleri Molla Hüseyinden daha sonra da baba dostu Çamşıhlı Ali Ağadan alan Veysel 1933 yılına kadar Pirsultan Abdal, Aşık Kerem, Karacaoğlan, Yunus Emre ve Emrah gibi tanınmış ustaların eserlerini çalıp söyler. Yıllar geçmektedir. 1919 yılında 25 yaşında ilk evliliğini yapar. İki yıl aradan sonra annesi ve babasını kısa aralıklarla kaybetmesi onu derin acılara ve çaresizliğe sürükler. Sonrasında eşinin de kendisini terketmesiyle Veysel daha da yıkılır. 1921 yılında hayatını ikinci eşi Gülizar Hanımla birleştiren genç Veyselin bu evliliğinden ikisi erkek altı çocuğu olur.

Ömrü yoksulluk ve çilelerle geçen Veysel, köyünden ilk defa ayrıldığı 1933 yılında Sivas Aşıklar Bayramına katılır. “Türkiyenin İhyası Hazreti Gazi” Şiiriyle dikkat çeker. Ahmet Kutsi Tecerin ilgisine mazhar olan Veysel, Köy Enstitülerinde bir süre saz öğretmenliği yapar. Bu yıllar hasret şiirlerinin birikimini oluşturur.

Şiirlerinde birlik ve bütünlük mesajları veren, bilim ve teknolojiyi önemseyip benimseyen Veysel, özünde ve sözünde samimidir. Karanlıklar dünyasından aydınlıklar çıkarırken sevecendir. Sadık yarim dediği kara toprakta yeşerttikleriyle murada eren Veysel, bilinçli bir ziraatçidir.

Yarım yüzyıldan fazla sanatına gönül vermiş olması karşılıksız bırakılmamıştır. 1965 yılında TBMM Ana Dilimiz ve Milli Birliğimize katkılarından dolayı özel kanunla Vatan Hizmet tertibinden Ona maaş bağlamıştır.

Aşık Veysel 21 Mart 1973 tarihinde sadık yari kara toprakla kucaklaşarak aramızdan ayrılmıştır.

Asit Yağmurları Sera Etkisi

Posted By on 11 Mayıs 2012

Asit yağmuru esas olarak sanayi tesislerinden, konutların ısıtılmasından ve otomobillerden kaynaklanan ;sülfür ve azot oksitleri içeren su buharı emisyonlarının yol açtığı asit çökelmesidir. Endüstriyel faaliyetler, konutlarda ısınma amaçlı olarak kullanılan fosil kökenli yakıtlar, motorlu taşıtlardan çıkan egzoz gazları ve fosil yakıtlara dayalı olarak enerji üreten termik santraller faaliyetleri sonucu havayı kirletmekte, kükürtdioksit, azotoksit, partikül madde ve hidrokarbon yaymaktadır. 2 ile 7 gün arasında havada asılı kalabilen bu kirleticiler atmosferde çeşitli kimyasal reaksiyonlara uğrayarak zamanla çok uzaklara taşınabilmektedir.

Bu kirleticiler, atmosferdeki su partikülleri ve diğer bilişenlerle tepkimeye girerek sülfüroz asit
(HSO), sülfürik asit (H2SO4) ve nitrik asit (HNO3) oluşumuna neden olmaktadır. Hiçbir yabancı maddeyle kirletilmemiş bir atmosferde bile yağmursuyu hafif asidik karakterdir ve pH derecesi 5.6 civarındadır. Çeşitli yanma olayları sonucu havaya karışan SO2, SO3, NOx gibi gazlar atmosferde asit oluşumuna neden olmakta ve bunların yeryüzüne ulaşması ile asit
yağmurları oluşturmaktadır. Bunların yeryüzüne dönüşleri kuru ve yaş asit
depolanması sonucu oluşur.

Hava kirleticilerinin en yaygın olanı SO2’dir. Her yıl tonlarca SO2 çeşitli
kaynaklardan yayılarak atmosfere karışmaktadır. Bu emisyonların en önemli
bölümü elektrik üretmek amacıyla çok büyük miktarlarda katı ve sıvı yakıtlar
yakan termik santrallerden oluşmaktadır. NOx’in atmosferdeki bulunuşu yaklaşık olarak yarı
yarıya taşıt egzozu ve sabit yakma tesislerinden kaynaklanmaktadır. Bu gazlar atmosferde gaz
çevrimine girerek nitrik asit (HNO3) oluşumu ile sonuçlanan zincirleme reaksiyonları
tamamlayarak asit yağışların oluşmasını etkilemektedir.

Asit Yağmurunun Oluşumu

Havayı kirletmekte olan, kükürtdioksit, azotoksit, partikül madde ve hidrokarbon
yaymaktadır, bu kirleticiler atmosferde çeşitli kimyasal reaksiyonlara uğrayarak zamanla çok
uzaklara taşınabilmektedir. Bu kirleticiler, atmosferdeki su partikülleri ve diğer bilişenlerle
tepkimeye girerek sülfüroz asit (HSO), sülfürik asit (H2SO4) ve nitrik asit (HNO3)
oluşumuna neden olmaktadır. Hiçbir yabancı maddeyle kirletilmemiş bir atmosferde bile
yağmursuyu hafif asidik karakterdir ve pH derecesi 5.6 civarındadır. Bundan dolayı
yağmursuyunun pH derecesi çok kolay 5.6 nın üstüne çıkabilir. Böylece asit yamurları
oluşur. Ayrıca Hava kirliliğine CO’nun %52, SO2’nin %18, Hidrokarbonların %12 ,NO2’nin
%6 ve diğer parçacıkların %12 oranında katkıları vardır.

Asit Yağmurlarının İnsanlara Etkisi

Yaş ve kuru çökelme sonucunda atmosferden yeryüzüne geçen sülfat, nitrat gibi
anyonlarla toksik metallerin, kırsal bölgelerde toprağın ve göllerin asitleşmesine neden olan
ve kentlerde ise insan sağlığını doğrudan etkileyebilecek düzeylere erişmelerinin yanında,
toprağa çökelmeleri sonucunda da insanların özellikle çocukların sağlığını dolaylı olarak
etkilediği bugün artık bilinmektedi
Özellikle çoçuklarda olmak üzere solunum yolu enfeksiyonu olmak üzere çesitli
iltihaplanmalar ve bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi sağlık sorunlarına sebep
olmaktadır.Hava kirliliği olmayan yerlerle karşılaştırıldığında, hava kirliliği olan bir yerde iki
kat daha fazla insan kronik bronşitten şikayet etmektedir.

Asit yağmurunun doğaya etkileri
Hava kirliliğinin sonucu olan azot oksitler özellikle bitki örtüsüne zarar veriyor (asit yağmuru). Hava kirliliği, başka etmenlerin yanı sıra ormanların ölmesine de neden oluyor. 1989’a değin Almanya’daki ormanların yüzde 52’sinin hasta olduğu belirlenmişti. İsveç’te ise asit yağmuru nedeniyle 18 bin göl zarar görmüştür, 4 bin göl ise artık ölü sayılmaktadır.
Güney Kutbu üzerindeki ozon katmanı 1970’lerin ortasından bu yana her yıl biraz daha inceliyor

Akraba Evliliğinin sakıncaları

Posted By on 11 Mayıs 2012

Akraba evliliklerinin kuşkusuz sakıncaları da var. Bununla birlikte araştırma bölgemizde sakıncaların öneminin azlığı dikkatimizi çekmiştir. Bu nedenle de akraba evlilikleri yaygındır. Sakıncalı yönleri de aşağıdaki noktalar etrafında toplayabiliriz.

a. Akrabalar arası kırgınlığa yol açma: Işık tepe köyü muhtarının belirttiği sakıncalardan birisi şu: Evde bir anlaşmazlık olduğunda (dövülme, kötü söz) kız hemen annesine uğrayıp durumu bildirmekte, o zaman da onlarla kırgınlık doğmaktadır. Işık tepe köyünde gençler artık akrabalarla evlenmek istemiyor. Çünkü ayrılmak söz konusu olunca akrabalarla da kırılma, küsme oluyor diyorlar. Bu nedenle kızdan memnun olmadığı halde sırf akraba olduğu için evliliği sürdüren, boşayamayan aileler vardır. Işık tepe’den bir genç; “Akraba kızı nazlı olur. Bir iki tokat atınca hemen babası evine kaçar” diyordu.

b. Çocukların sakat doğuşu: Yakın akraba evliliklerinden doğan çocuklar genellikle biyolojik olarak sakat doğmaktadır. Hatta Antalya ve Konya’da yapılan çalışmalarda akraba evlilikleri ile bebek ölümleri arasındaki ilişkinin anlamlı olduğu saptanmıştır. Fakat Işık tepe’de köylüler sakatlık sakıncasını herhalde bilmediklerinden pek belirtmediler. Fakat eğitim görmüş gençler bu durumun farkındalar, bu sakıncayı daha çok gençler belirttiler.

Lise mezunu bir genç (Suphi) diyor ki, “Çocuklar anormal doğuyor. Ama o cahillere anlatamıyoruz ki.” Işık tepe’de yakın akraba evliliklerinden sakat doğmuş çocuklar var, fakat halk bunun farkında değil. Sadece Allah vergisi deyip geçiyorlar. Hatta lise mezunu bir genç, çok uzak bir akrabası ile evlenmek üzere idi. Bana çocuklar yönünden bir sakıncası olup olmadığını sordu. Ben de kızın çok uzak akraba olması nedeniyle bir sakıncası olmayabileceğini belirterek moral verdim. Bu olayda olduğu gibi köylüler, süt emmenin çocuklarda sakatlığa yol açtığı inancındalar. Bir köylüyle çocuklarını yakın akrabalarıyla evlendirmek isteyip istemediğini sorduğumuzda. “Hayır, çocuklar süt emmiş olabilir, günahtır. Hem de çocuklara karşı sevgi olmaz. Çocuklar zekâsız doğar” yanıtını verdi.

Köylüler, köylerindeki bir olayı anlattılar. Bir aile, aynı memeden süt emmiş çocukları zorla evlendirmiş. Bir çocukları olmuş ve çift cinsiyetli olarak doğmuş ve ölmüş.

Kalıtsal hastalıklar genellikle çocukta sakatlıklara neden olur. Bu kalıtsal hastalıklar üç grupta toplanır.

1. Dışarıdan görülen, çocuğun sağlığını etkileyen iç organlardaki anormallikler (kalbin delik olması, böbreklerin bozuk olması).

2. Çocuk kabaca normal göründüğü halde, organlarının çalışmasında bozukluklar olur.

3. Zekânın doğuştan geri olması.

kimse

Bir hekimin bu konudaki açıklamaları şöyledir:

(daha fazla…)

Akarsular Hakkında Bilgi

Posted By on 11 Mayıs 2012

Akarsular; yağmur, kar, kaynak ve göl ayaklarından beslenirler. Bütün akarsular meyil ve yerçekimi sebebiyle devamlı iniş aşağı akarlar. Akarsuların hızı; taşıdığı suya, yatağın eğimine, daralıp genişlemesine göre farklıdır. Yatak daraldıkça su çoğalır ve hız artar. Hız, kıyılarda ve suyun dibine yakın yerlerde daha az; yatağın yüzüne doğru olan kısımda ise daha fazladır. Akarsular ilk başlangıç yerlerinde hızlı akarlar. Denize, koya ve göle döküldükleri yerlerde ise hızları yavaşlar.

Akarsuların beslenen havzalarına yakın olan yerlerine akarsu yukarı yatağı denir. Bu bölgelerde suyun az, hızın fazla, derinliğine oyma çok olduğundan büyük kazanlar, çavlanlar, çağlayanlar meydana gelir.

Akarsuların, ortalarında kalan yerlerine orta yatak ismi verilir. Bu bölümün şekli tekneye ve U harfine benzer. Yeni karışan su kollarıyla bu alanda su fazlalaşır, meyl azalır. Bunun için de suyun hızı buralarda düşer. Tortulaşma başlar. Suların en hızlı aktığı noktaların birleştirilmesiyle ortaya çıkan çizgiye akarsu hız çizgisi denir. Hızçizgisi akarsuyun ortasında olduğu gibi bazan sağa ve sola saptığı da görülür. Bu durum suyun orta yatağında meydana gelir, nehir ağızlarında birikir ve deltalar meydana gelir. Akarsuların hızı ve aşındırması bu yatakta azaldığı için, sular sert bölgelere rastlayınca, akım yönünü değiştirirler ve yumuşak bölgelere doğru akarak kıvrımlar ve dirsekler meydana getirirler. Bu dirsek ve kıvrımlara Menderes adı verilir. Menderesler, akarsuların uzamasına ve yatakların genişlemesine sebep olur. Bazan iki menderes arasında kalan kısımlar aşınarak birleşirler ve akarsuların ortasında adacıklar meydana gelir.

Akarsuların döküldükleri deniz ve göllere yakın olan yerlere Aşağı yatak denir. Bu kısımlarda su fazla, hız az, yığın biriktirme oldukça kuvvetli, taşıma ve aşındırma ise azdır. Yukarı yataktan gelen çakıl, kum ve alüvyonlar burada çökelirler. Bu sebepten akarsuların aşağı yatakları yükselir, yollarını değiştirirler. Akarsuların döküldükleri denizlersakinse, sürükledikleri, kum, çakıl, alüvyon gibi maddeler nehir ağızlarında birikir ve deltalar meydana gelir. Suların döküldüğü denizler hareketli ise, sürüklenen maddeler birikmez ve gitgide akarsuyun ağzı oyulur. Bu oyulmalara haliç denir.
Bir akarsuyun herhangi bir noktasından bir saniyede geçen suyun miktarına (m3 olarak) o akarsuyun debisi; debinin bir yıl içindeki sürekli değişmelerine de akarsu rejimi denir.

En küçük akarsuya dere, derelerin birleşmesiyle çay, çayların ve derelerin birleşmesiyle ırmaklar, nehirler meydana gelir. Bu ırmak ve nehirlerin bir çoğu okyanuslara ve onların kolu olan denizlere dökülerek kaybolup giderler. Bazıları da okyanus ve denizlere değil, göllere dökülerek yok olurlar.

Akarsularda erimiş çeşitli madensel tuzlar ve karbonatlar vardır. Suların hayat kaynağı olması sebebiyle, Adem (aleyhisselam) zamanından beri insanlar akarsulardan istifade etmişlerdir.
(daha fazla…)

Ajda Pekkan Yakar Geçerim

Posted By on 11 Mayıs 2012

Yine yüzünden düşen bin parça
Dalıp dalıp uzaklara iç çekiyorsun
Eğer bıçak kemiğe dayandıysa
Niye bu amansız acıya göz yumuyorsun
Akıl karı değil ızdırabın böylesi
Bu aşk değil esaretin tam kendisi
Ben senin yerinde olsam
Ufak ufak uzarım durmam
Pılımı pırtımı toplar giderim
Bakmam gözyaşına bakmam
Bi dakika bile katlanmam
Sevene zulm edeni ezer geçerim
Ben senin yerinde olsam
Ufak ufak uzarım durmam
Pılımı pırtımı toplar giderim
Bakmam gözyaşına bakmam
Bi dakika bile katlanmam
Sevene zulm edeni yakar geçerim
O halden anlamıyormuş sanıyorsam
Sen niye üzülüp kahroluyorsun
Bu sonucun vebali onun boynuna
Bırak inceldiği yerden kopsun
Akıl karı değil ızdırabın böylesi
Bu aşk değil esaretin tam kendisi
Ben senin yerinde olsam
Ufak, ufak uzarım durmam
Pılımı pırtımı toplar giderim
Bakmam gözyaşına bakmam
Bi dakika bile katlanmam
Sevene zulm edeni ezer geçerim
Ben senin yerinde olsam
Ufak ufak uzarım durmam
Pılımı pırtımı toplar giderim
Bakmam gözyaşına bakmam
Bi dakika bile katlanmam
Sevene zulm edeni yakar geçerim
Ben senin yerinde olsam
Ufa,k ufak uzarım durmam
Pılımı pırtımı toplar giderim
Bakmam gözyaşına bakmam
Bi dakika bile katlanmam
Sevene zulm edeni ezer geçerim
Ben senin yerinde olsam
Ufak ufak uzarım durmam
Pılımı pırtımı toplar giderim
Bakmam gözyaşına bakmam
Bi dakika bile katlanmam
Sevene zulm edeni yakar geçerim
Sevene zulm edeni ezer geçerim
Sevene zulm edeni yakar geçerim

AĞAÇ TÜRLERİ AĞAÇ NEDİR AĞAÇ ÇEŞİTLERİ

Posted By on 11 Mayıs 2012

Ağaç Nedir

Bitkiler grubundan olan ağaç, yaşayan büyüyen bir canlıdır.

Ağaç, mobilya dekorasyon ve çeşitli ağaç işleri meslek dallarında kullanılan başlıca hammaddedir.

Yeryüzünde pek çok çeşidi vardır. İnsanlar ve diğer canlılar için hatta yeryüzü için sayısız yararları ve nimetleri bulunmaktadır. Çevremiz, yollar, sokaklar onunla süslenir. İnsanların yaşamı için gerekli olan vitaminlerin, ilaçların ve temiz havanın üretim kaynağıdır. Çiçekleri, dal ve yapraklarının görünümleri, haraketleri, sesleri ve gölgeleri insanların beden ve ruh sağlığı için büyük katkılarda bulunur. Mevsimlerin ve iklimlerin hayat şartlarına yakın seviyelerde seyretmesinde, kuraklık, sel suları ve toprak kayması gibi tabii afetlerin önlenmesinde önemli yararlar sağlar.

Canlı halde iken sayılamayacak kadar büyük yararları olan ağaç kesildikten sonra da , ısıtma, iletişim, ulaşım, yapı ve mobilya dekorasyon gibi pek çok sanayii alanında da kullanılır.

Ağaç Çeşitleri

  1. IHLAMUR
  2. KAVAK
  3. KESTANE
  4. ARMUT
  5. HUŞ
  6. ZEYTİN
  7. MEŞE
  8. AKGÜRGEN
  9. DIŞ BUDAK

10. KARAAĞAÇ

11. CEVİZ

12. AKÇAAĞAÇ

13. KIZILAĞAÇ

14. AKASYA

15. ÇINAR

16. AT KESTANESİ

17. ŞİMŞİR

18. OKALİPTUS

19. KİRAZ

20. MAUN

21. ABANOZ-MAKASAR

22. PELESENK

23. PADUK

24. TİK

25. LİMON AĞACI (SATEN AĞACI)

26. AUDİRE

27. GÜL

28. SATEN CEVİZ (AMERİKAN CEVİZİ)

AĞAÇ TÜRLERİ

IHLAMUR
YETİŞTİĞİ YERLER:
Doğu Karadeniz, Batı Karadeniz, Marmara, Ege, sahil şeridinde ve Antalya çevresinde yetişir.
YAPISI:
Çok sayıda değişik türü vardır. Yaz ıhlamuru, kış ıhlamuru, gümüş olan ve Kafkasya ıhlamuru yaygın olanlarıdır. Olgun odunlu ağaçlar grubundandır. Dış odunu geniştir. Dağınık gözeneklidir. Yıl halkaları bütün kesitlerde belirsiz görüntüsü verir. Öz ışınları da öyledir. Gözenekleri küçüktür. Genellikle çıplak gözle görünmez. İç odun ili dış odunun rengi birbirine benzer.
RENGİ:
Yetiştiği yere göre değişik renk olur. Bazı türleri sarımsı, bazıları pembedir.
ÖZELLİKLERİ:
Çok yumuşak bir ağaçtır. Eş yapılıdır. Dokusu ve görünüşü düzgündür. Sıkı ve ince yapılıdır. Esnektir. Kururken çok çeker. Açık havada ve değişen hava şartlarında kısa zamanda bozulur. Fiziki etkilere dayanımı azdır. Çok kolay işlenir. Çivi ve vida ile zayıf, tutkalla iyi bağlantı kurar. Zor verniklenir.
AĞIRLIĞI:
hava kurusu ağırlığı 0.40 gr/cm3 (Özgül ağırlığı) tür.
KULLANILIŞI:
Kontraplaklarda kaplama olarak, kontraplaklarda, kirpit üretiminde ayakkabı kalıplarında, Duralit üretiminde, modelcilikte ve oymacılık sanatlarında kullanılır.
PİYASADA BULUNUŞU:
En çok kalas halinde satılır. Genelde standart dışı ölçüleridir. Ölçülendirilmesi daha çok tomruk boyutlarına göre ayarlanır.
KAVAK:
YETİŞTİĞİ YERLER: Türkiye’nin her tarafında yetişir. Karadeniz ormanlarında da bulunur. Uygun koşullarda çabuk büyür. Bir çok yerde korolar halinde kavak yetiştirilir.
YAPISI: Titrek kavak, Al kavak, Konak kavak, Pramit kavağı ve Kanada kavağı en çok bulunan türleridir. Gövdenin tümü dış odun özelliği gösterir. Al kavak göbek yapmaz. Diğer türleri olgun odunlu ağaçlar gurubuna girer. Bütün kavak türleri dağınık gözeneklidir. Yıl halkaları ve damarları belirli görüntü vermezler. Gözenekleri ve öz ışınları çıplak gözle görünmez.
RENGİ:
türüne göre beyaz, kirli beyaz, sarımsı beyaz olan kavakta bazen kahverengi göbek oduna rastlanır.
ÖZELLİKLERİ: 
Çok yumuşak, kaba ve gevşek yapılıdır. Uygun koşullarda az çalışır, aç çatlar, Kolay kesilir, ancak aletlerin kesici ağızlarını çabuk köreltir. Tutkalla iyi bağlantı kurar. Fizik etkilerine dayanımı zayıftır. İyi boyanır. Zor verniklenir.
AĞIRLIĞI:
Hava kurusu kavağın özgül ağırlığı 0.45gr/cm3 tür.
KULLANIŞLIĞI:
İyi bir körağaçtır. Astar kaplama olarak kullanılır. Resim masası ve plançete vb. yerlerde ve ayrıca kibrit üretiminde, mobilyaların iç bölümlerinde kullanılır. Yapı kerestesi olarak ta değerlendirilir.
PİYASADA: 
Masif ve kaplama olarak satılır. Kerestenin sert ağaç standardına göre ölçülendirilmesi gerekir. Gövde boyutlarına göre ayarlanır. 0.8-5mm arasında değişen kalınlıktaki kaplamaları astar BULUNUŞU olarak kullanılır.

(daha fazla…)

23 NİSANDA NEDEN BAYRAM YAPIYORUZ

Posted By on 11 Mayıs 2012

23 Nisan 1920 Büyük Millet Meclisi’nin açılış günüdür. Her 23 Nisan günü Ulusal Egemenlik ve

Çocuk Bayramı’nı birlikte kutlarız.

Egemenlik yönetme yetkisidir. Ulusal egemenlik; yönetme yetkisinin ulusta olmasıdır. Osmanlı imparatorluğu döneminde egemenlik padişahta idi. Padişah ülkeyi dilediği gibi yönetirdi. İmparatorluğun son yıllarında padişahlar rahatlarını düşündüler. Yurt bakımsız kaldı.

Ülke sorunları yüzüstü bırakıldı. Bu sırada Birinci Dünya Savaşı başladı. Savaş 4 yıl sürdü. Bizimle birlikte olanlar savaşta yenildi. Savaş kurallarına göre biz de yenilmiş sayıldık. Yurdumuz İngilizler, Fransızlar, Yunanlılar, İtalyanlar tarafından paylaşıldı. Padişah ve yandaşları ülkenin paylaştırılmasına ses çıkarmadılar.

Mustafa Kemal Paşa Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak için İstanbul’dan Samsun’a 19 Mayıs 1919 günü geldi. Samsun’dan Amasya’ya, oradan Erzurum’a ve Sivas’a gitti. Sivas ve Erzurum’da kongreler topladı. Mustafa Kemal Paşa egemenliğin ulusta olduğuna inanıyordu. Bu inançla «Ulusu yine ulusun gücü kurtaracaktır. Tek bir egemenlik vardır, o da ulusal egemenliktir» diyordu. Yurdun dört bir yanından seçilip gelen temsilciler – milletvekilleri – Ankara’da 23 Nisan 1920 günü toplandılar.

İlk Büyük Millet Meclisi’nin toplandığı yapı Ankara’da Ulus Alan’ından istasyona giden caddenin başındadır. Bugün Kurtuluş Savaşı Müzesi olan bu yapı tek katlıdır. O yıllar ülkemiz yokluk yoksulluk içindeydi. Milletvekillerinin oturduğu sıralar bir okuldan getirildi. Meclis gaz lambası ile aydınlanıyor, soba ile ısınıyordu. Top seslerinin Ankara’da duyulduğu zamanlarda bile meclis düzenli toplandı.

Ulusal Kurtuluş Savaşımızla ilgili bütün kararlar bu mecliste alındı. Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde ulusumuz dünyaya Ulusal Kurtuluş Savaşı dersi verdi. Ezilen uluslara kurtuluş yolunu açtı. Bağımsızlık savaşının öncüsü olan kurtuluş savaşımız yeryüzünün öteki uluslarına örnek oldu.

23 Nisan 1920 ilk Büyük Millet Meclisi’mizin toplandığı gündür. 23 Nisan, ulusun yönetme yetkisini kullanmaya başladığı gündür. Bu gün Milli Egemenlik Bayramı’mızdır.

23 Nisan dünyada kutlanan ilk çocuk bayramıdır. Atatürk’ün Türk çocuklarına armağan ettiği bu bayram şenliklerine son yıllarda yabancı ulusların çocukları da katılmaya başlamıştır. Atatürk çocuklara çok değer verir, gezilerinde okullara uğrar, ders dinler, sorular sorardı. «Bugünün küçükleri yarının büyükleridir.» diyen Atatürk, yönetimin bayram süresince öğrencilere bırakılması geleneğini başlattı. 23 Nisan’da yönetim birimleri seçimle gelen kurullar bir süre çocuklara bırakılır. Bu güzel gelenek her yıl yinelenir. Her 23 Nisan’da yurdumuz bir bayram alanı olur. Çocuklar törenlerde konuşmalar yaparlar, şiirler okurlar. Gece fener alayları düzenlenir.

23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı egemenliğin ulusta olduğu düşüncesinin kabul edildiği gündür. Çocuk bayramımızdır. Yarının büyükleri olan çocukların bayramıdır.

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMININ ANLAMI VE ÖNEMİ

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 23 Nisan 1920 günü kurulmasının onuruna, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından sadece Türk çocuklarına değil, bütün Dünya çocuklarına armağan edilen, her yıl 23 Nisan günü kutlanan, Türkiye’nin milli bayramıdır. 23 Nisan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı ve dolayısıyla da halkın yönetime tam anlamıyla hakim olmasının ilk günü olduğu için ulusal egemenlik açısından da önemli bir anlam taşır.

‘Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk parıltısısınız! Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz. Kendinizin ne kadar mühim,

Şarkı Nedir

Posted By on 06 Mayıs 2012

Şarkı, Türk edebiyatında bestelenmek amacıyla yazılanmillî bir nazım biçimi olup halk edebiyatındaki türkünün karşılığıdır

Şekil yönünden murabbaya benzer Çoğunlukla dört dizeli bendlerle yazılır Şarkıda her bendin üçüncü dizesimiyanveyamiyanhane; sonda tekrarlanan dize isenakaratadını alır Miyan daha çok şarkının en güzel ve en dokunaklı dizesi olup bestenin de en önemli bölümünü oluşturur Nakarat ise her bendin sonunda tekrarlanan ve o bendin anlamı ile yakından ilgili olan dizedir

Şarkının konusu genellikle aşk, sevgili, ayrılık, içki ve eğlencedir Geniş halk kitlelerine seslendiği için dilinin yalın olmasına özen gösterilir Bestelenmek üzere yazıldıkları için de bend sayıları az olur En az 2, en çok 5 bend halinde yazılırlar Şair genellikle son bendde mahlasını söyler Kafiye düzeni ilk bendde değişik şekiller gösterir Ancak en yaygın şekil aAaA / bbbA / cccA şeklindeki kafiyeleniştir (“A” nakaratı ifade eder veya aaaa / bbba / ccca)

Şarkıda aruz ölçüsünün her kalıbı kullanıldığı halde musikiye daha kolay uyum sağladığı için “mef ‘û lü / me fâ î lü / me fâ î lü / fe ‘û lün” kalıbı kullanılır

Şarkı adıyla yazılan ilk manzumeler, 17 yüzyılın sonlarında görülür Türk edebiyatında her bakımdan şarkı formuna uyan ilk şiirleri Nailî (öl 1666) yazmıştır Ancak divan edebiyatının en güzel şarkıları Nedim’in (öl 1730) kaleminden çıkmıştır Divanında yer alan 28 şarkının hepsi daha kendi çağındayken bestelenmeye başlamış ve günümüze dek Türk sanat musikisinin seçkin örnekleri arasında yer almıştır Divan edebiyatında en çok şarkıyı ise Enderunlu Vasıf yazmıştır 211 şarkısı vardır ve bu şarkıları Gülşen-i Efkâr adını verdiği divanının büyük bölümünü oluşturur

Nükleotit Asitlerin ve Dna Molekülleri Hakkında Bilgi

Posted By on 06 Mayıs 2012


Nükleik asitler insan, hayvan, bitki, mikroorganizma ve virüs gibi bütün canlılarda bulunan ve kalıtsal özelliklerin nesilden nesile taşınmasını sağlayan kimyevî bileşikler. Tabîattaki en uzun polimerler (zincirli moleküller) olan nükleik asitler, yapılarında fosforik asit, organik baz ve pentoz şekerleri ihtivâ ederler. Zayıf, kırılgan moleküllerdir. Bileşikler, 1871’de İsviçreli biyokimyâcı Friedrich Miescher tarafından keşfedilmiştir.

İlk defâ hücre çekirdeğinde keşfedildiğinden dolayı, çekirdek asidi mânâsında “nükleik asit” adı verildi. Sonraki araştırmalar bu asitlerin hücrenin diğer bâzı kısımlarında da bulunabildiğini ortaya çıkardı.

Nükleik asitler organizmanın bütün genetik bilgilerini depolar ve yeni nesillere aktarır. Ayrıca hücrenin üremesi, protein ve enzim sentezi gibi birçok temel hayat olaylarını da yönetirler. Dolayısıyla “yönetici moleküller” olarak da isimlendirilirler. Nükleik asitler, organizmanın hücre yönetimi ve kalıtsal özelliklerle ilgili bütün bilgilerini ihtivâ eden ve bunları vakti geldikçe kullanan bir çeşit “bilgisayar hâfıza”sıdır. Nükleik asitler, yapılarına göre; 1) DNA (Deoksiribonükleik asit), 2) RNA (Ribonükleik asit) olmak üzere iki gruba ayrılırlar. DNA’lar yapılarında “deoksiriboz” şekeri, RNA’lar ise “riboz” şekeri ihtivâ ederler. Bütün nükleik asitler, “nukleotid” denen birimlerden oluşurlar. Nükleotidler, nükleik asitlerin yapıtaşlarıdır. Baz, şeker ve fosfat birimlerinden oluşan kompleks moleküllerdir. Yapısında riboz şekeri taşıyanlara “ribonukleotid”, deoksiriboz şekeri taşıyanlara “deoksiribonukleotid” denir. Taşıdıkları bazlara göre de “adenin nukleotid”, “guanin nukleotid” gibi isimler alırlar. DNA deoksiribonukleotidlerden, RNA ribonukleotidlerden meydana gelir.

Deoksiribonükleik asit (DNA), daha çok kromozomlarda bulunur. Ribonükleik asit (RNA), hem çekirdek hem de hücre sitoplazmasında yer alır. Her ikisi de dünyâdaki yaşayan bütün varlıklarda mevcuttur ve bu iki bileşik olmaksızın hücre bölünmesi olamaz. Memelilerin spermleri sâdece DNA ihtivâ eder. Virüslerde iki nükleik asitten birisi bulunur.

Muhtevâ ve yapı: Nükleik asitler, binlerce mononükleotidden (birimden) meydana gelmiş zincirlerdir. Her birim parça, azotlu bir kökün bir şekere (DNA’da deoksiriboz, RNA’da riboz) ve bir fosfata bağlanmasıyla meydana gelir.

Her birim, 35 atomdan husûle gelir; birbirleriyle köprülerle birleşerek polinükleotidleri yaparlar. Burada azotlu baz değişim gösterir. Diğer kısım (-şeker-fosfat-şeker) monoton bir şekilde uzayıp gider. Azotlu dört ana baz vardır. Bu bazlar, Adenin, Guanin, Sitozin ve Urasil’dir. RNA’da Urasil, DNA’da Urasil yerine Timin (T) bulunur. A ve G, “purin bazlar” olarak bilinir ve “pirimidinler” diye anılan S, U ve T’den daha büyük moleküllerdir. Nükleik asit iplikleri o kadar küçüktür ki, ancak ileri derecede yüksek büyütmeleri olan optik dışı mikroskoplar ve elektron mikroskopları tarafından görüntülenirler (fotoğraflandırılabilirler).

(daha fazla…)

İnternet Hizmetleri